Embed

İnziva günleri sona erdi 2… Mut-lu günler…

İnziva günleri sona erdi 2… Mut-lu günler…
 
13 ocak 2008 NOSTALJİ…
 
 
Çayım masada…
Gece herkescikler uyumuş…
Ayaktayım, fişek gibiyim…
Çalışıyorum… Masada çalışıyorum…
Ne kadar keyifle çalışıyorum…
Salon zifiri karanlık…
Masa lambası açık sadece…
Üstüne üstlük benden dumanlar da tütmüyor artık…
Oksijen alıyorum, karbondioksit veriyorum… Hepsi bu.
Yeni site öyle mi olsun böyle mi olsun derken…
Bir ara kendime dışarıdan bakıyorum…
Kendi kendime nazarım değer mi acaba?
 
Ne kadar büyük bir keyifle çalışıyorum ben…
Farkında mıyım acaba…?
Ne kadar mutluyum ben…
Seviyorum-seviliyorum…
Anlıyorum-anlaşılıyorum…
Liverpool’un taraftar şarkısı gibi…
Yürüyorum fakat… Asla yalnız yürümüyorum…
Güzel bir yolda yürüyorum…
Yürüyoruz… Hep birlikte… Bu dünyanın anasını satmak üzere yürüyoruz…
Geri sayıma geçmişiz artık…
Formülü bulmuşuz…
Buldurulmuşuz…
Öyle bi formül ki bu…
İnsan ruhuna koyuyorsun, insan sonsuz mutlu oluyor…
Uluslararası ilişkilere koyuyorsun, 
uzlaşıyor herkes, dünyaya barış geliyor…
Nereye koyarsan koy, işler yoluna giriyor…
Böyle bir tılsım nasip edilmiş bize…
Nasıl oldu bu, nereden elimize geçti bu, 
geçtik bunları… 
Önemli olan şu ki OLAN OLDU…
 
Elimizdeki bu tılsımlı formülün değerinin 
farkında mıyız diye düşünüyorum bazen…
Değiliz çünkü algı eşiğimizin dışına taşan 
bişey bu elimizdeki…
Coca Cola’nın formülünü elinde bulunduran şirketin marka değeri 125 milyar dolar yaklaşık. Nedir cola? İçersin “haz” verir sana, boğazını yakar şöyle. Bir çeşit keyif verici maddedir özellikle genzinden ilk geçişinde… Ötesi var mıdır? Bu kadardır… Bu hazzı insanlara yaşatmanın formülü 125 milyar dolar ediyorsa, insanı sonsuz mutluluk boyutuna yükseltmenin, onu çevre cehennemlerin alevlerinden alıp, kişisel cennet’ine kilitlemenin değeri nedir acaba? Geniz yakmak yüz milyar dolarsa…
Matematiğin bittiği yere hoş geldiniz dostlarım…
 
Dünyanın en zengin adamlarını üst üste dizsen… 
Olmadı yan yana koysan… 
Hepsinin, her birinden de toplamından da 
daha zenginiz biz. 
Metre, metreküp, kilogram vesaire… 
Para bugünün en yaygın ve muteber ölçüm aracı 
ve de o ölçüm aracı, ölçemiyor zenginliğimizi bizim. 
Bu yüzdendir ki, bizi yolumuzdan çevirecek 
bir mevduat, dünya bankalarında yok… 
Üst üste diz, olmadı yan yana koy… 
Yolumuzu satın alabilecek para kimsede yok. 
Zenginler listesinin en tepesindeki 50 kişi 
garibandır bizim karşımızda. 
Ne kadar çok “paramızın” olduğunu 
dillendirip ezmek istemeyiz hiçbirini. 
Servetinden soğumasın, hevesini alsın, 
enkarnasyonuna yabancılaşmasın isteriz. 
Ruh ilmine dokunmuşuz bir kere. 
Burdan cennete giden yolu öğrenmişiz. 
Ve aktarabilmişiz en önemlisi. 
Queen’in şarkı sözüne vesile olmuşuz. 
“Herkes için cennet” çalmaya başlamış yeryüzünde.
 
Cennete giden yol… 
Yol demek bile yanlış. 
Yol olması için MESAFE olması gerekir. 
Sen ve kişisel cennetin arasında 
o şeyden yok ki. 
Mesafeden işte. 
Herkes için cennet. 
Sen istediğin anda cennet. 
Garibim mutluluk kelimesi bile sıkıntı çeker 
bizi ifade etmekte, çok abanırız üstüne gereksiz yere.
 
Hesap çok basittir aslında: Bütün evreni, maddi değere tahvil etsen, Samanyolu galaksisini geleceği olan bir arsa gibi, gayrimenkul değerine çevirsen bile, tek bir evrenin değerini karşılayan sonsuz sıfırlı bir çek yazsan, uzatsan gene de tek bir ruhun mutluluğunu satın alamazsın. “Paran” yetmez. O yüzden tarihe traji-komik insanlar olarak geçmiş birileri. Olacağı budur tabi. Sen İslam’ın peygamberine, Hazret-i Muhammed’e git, bu yoldan vazgeç sana en güzel “kervanlarımızı” verelim de. : ) Ruha özgürlüğünü geri veren o eşsiz tılsım karşılığında Arabistan yarımadasını veriim desen gene bir derece. Gene de komik olursun. 
Ama ne de güzel laf etmiş peygamber.
Güneş’i sağ elime verseler, Ay’ı da soluma. 
Gene de vazgeçmem ben.
 
Tanrı’nın doğum günü penceresinden bakınca 
bu ifadenin, o derin altyapısını 
daha iyi anlayabiliyorsun. 
Söz, bir elinde güneş, öbür elinde de ay olan, 
gezegen ötesi bir kişinin resmini çiziyor. 
Kişi belli ki evrenle b1r olmuş. 
Durduğu yeri anlatmaya çalışıyor. 
Ne kadar zengin olduğundan dem vurmak istiyor, 
karşıdaki gariban tüccarları incitmeden.
 
İslam özünü anladıkça, 
Kur’an felsefesini idrak ettikçe, 
Hazret-i Muhammed mutluluğu çökmekte 
her birimizin üstüne. 
Papa iki büklüm olmuş. Sözde İsa hüznü üzerinde tecelli edecek diye. Kahkaha atan kardinal gördünüz mü siz hiç? Nasıl atsın? İsa ve hüzün ne alâka aslında. Mutsuzluk, hayal kırıklığı, ağlamaklılık, zayıf bırakılmışlık frekansından yayın yapan bir Hıristiyanlığa panzehir olsun diye göndermişler İslam’ı. Asık suratlının önde gideni eline geçirmiş onu da. 
Ve şimdi biz, mütebessim kişiler geri almışız onu. 
Vekalet edenlerin güneşini söndürmüşüz. 
Gün asil üyelerin günü demişiz hep birlikte. 
Şimdi biz gülmeyelim de kim gülsün? 
Biz mutlu olmayalım da, kim mutlu olsun? 
Var mıdır, bulabilir misin atmosferde 
bizden daha yükseklere zıplayanını?
 
İşte o gece, keyifle çalıştığım, 
seneler sonra yeniden 
masa üstünde çalıştığım o gece, 
bunları hissettim ben. 
Kendi mutluluk düzeyime, 
kalbimin Termo-mut-re’sine dokundum. 
Ne denli mut-lu olduğumu görünce, 
mut-luluğum daha da katlandı. 
Kalbim sıkışacak gibi oldu. 
Şükretmenin sihrine sığındım. 
Neyse ki bize verilenlerin 
birebir karşılığı istenmiyor bizden. 
İnsan ve Tanrı ilişkisi içinde 
borçlar hukuku geçerli olacak olsa, 
işte o zaman üşütürsün herhalde. 
Sana kişisel cennetin anahtarını verenle 
nasıl ödeşebilirsin ki? 
Alacak-verecek yoktur kağıdı falan alabilir misin? 
Alamazsın. Şükredersin sadece. 
İşte ben de bitmek bilmez bir, 
üzerimdeki nimetlere şükretme gecesi yaşadım o gece.
 
Kendimle fazla temas ettim herhalde, 
mutluluktan çıldıracaktım. 
Cennet ırmağında boğulmak diye 
bir tehlikeyle tanıştım o gece. 
O gece anladım ki, hüzünlere de, 
inişlere de, sıkıntılara şükretmeli kişi. 
Bir ölümlünün, sonsuz mutluluğu taşıyabilmesi 
hiç de kolay değil. 
Mutlak Cennet bu nedenle 
ötelenmiş belli ki, öbür tarafa. 
Gerçekten ama gerçekten kaldıramayacağın için.
 
Irmak ağır geldi. 
Ağırlığına da şükrettim. 
Yapabileceğim birşey var mı dedim yeni? 
Böyle rutine girdik biz. 
Yazıyoruz, kitap yayılıyor, 
şu oluyor, bu oluyor, bunlar iyi oluyor da 
yeni bişey var mı yapmam gereken?
“Birşey var” diye bir ses geldi.
Sonrasında da emdiğim süt burnumdan geldi zaten.
Olsun. 
Burnumdan gelenlere de şükrettim zaten…
buRAK özDEMİR
 
 
 
 
 
Yazının tamamını yukarıdaki linkte bulabilirsiniz.
 
 
 
 
 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !