DOĞRULUK ve DÜRÜSTLÜK ÜZERİNE...

 

Doğruluk ve dürüstlük üzerine…

Doğruluk ve dürüstlük iki farklı erdemdir dostlarım. Cinayeti işlediğini itiraf edersin, dürüst bir katil olmuş olursun. Fakat doğru bir insan yapmaz bu itiraf seni. Doğru olmak doğru işler yapmaktır. Kendi ölçülerine göre değil. Doğruluğun evrensel ölçülerine göre.  Hapishaneleri şöyle bir dolaş. Bir sürü “doğru” insan görürsün. Onun doğruluk ölçüleri, kendisine iktidarsız diyen karısını öldürmektir. Başka yolu yoktur. O doğru yapmıştır. Her insan “doğrudur”. Yanlış olduğunu düşünse onu yapmaz zaten. Kişiler, davranışlarını

kendi doğruluk-yanlışlık cetveline göre

 ölçer biçer.

Sorun da buradadır.

Kendi doğruların,

belki de kendi yanlışlarındır.

Kimbilir.

Doğruluk ve dürüstlük iki farklı erdemdir.

Dürüst olmak,

doğru-yanlış ne yaptıysan

bunu açıklayabilmektir.

Doğru bir insan olabilmek…

Bu, bir ömür sürebilir.

Hiç kolay birşey değildir.

Ruhunu didik didik edeceksin.

Gerçekten kolay iş değil.

Doğruluk uzun zaman alabilir,

sen de işe dürüstlükten başlayabilirsin.

Günlük hayatta adamlar görürsün. Böyle çakı gibi. O laf düşmez ağzından. Delikanlılık aşağı, delikanlılık yukarı. “Aslan” gibi adamdır. Korkusuzdur mesela. Kişisel tarihini dinlediğinde mareşallik rütbesi falan almalıymış, şu yaptıklarına bi baksana dersin. Fakat bi durum olduğunda o erkek adam, o aslan yürek anında “kıvırır”. O adaleli fizik, senin yüzüne karşı konuşacak gücü bulamaz kendinde. Arkandan konuşur da konuşur. Başıma şöyle bi şey gelmişti.

Yeniköy zamanları. Cep telefonum çaldı. Açtım. Bir kadın bir erkek, bişeyler konuşuyolar. Erkeğin sesini tanıdım. Ajans zamanlarımızdan bildiğim biri. Şirketinin bürokratik işlerini veriyorsun, tıkır tıkır hallediyor getiriyor. Bir tür muameleci. İşini yapıyor, sen de harçlığını veriyorsun, Allah bereket versin diyip gidiyor. Diyaloğumuz bundan ibaret. Konuşan kişi de o. Ve hakkında konuştuğu kişi de benim. Dedikodumuz yapılıyor efendim ve deyim yerindeyse “bakınız şu Allah’ın işine ki” cepteki telefon beni aramaya karar vermiş, bu garibimin haberi yok. Benden “dallama” diye bahsediyor. “Bu lavuk benden çok yardım falan istemiştir” gibi cümleler duyuyorum. Nerden geldiyse artık konu bize. Nerden gerektiyse artık, neyin boşluğu doldurulmaya çalışılıyorsa artık, kız arkadaşına hava atıyor bir şekilde. “Karizma yapıyor.”

Kapattım telefonu. Numarasını çevirdim, ben arıyorum bu sefer. görüntülü telefonlar çıkmadı daha fakat bu, telefonu direk 3G teknolojisiyle açtı. Suratının bembeyaz olduğunu anlıyorsun sesinden : ) “Ben demin bahsettiğin o dallamayım, hatırladın mı beni?” diye girdim söze. “Abicim ben öyle bişey dememiştim. Bi arkadaşımla sohbet ediyoduk işte. Seni andık…” falanlar filanlar. 1.90 boyunda bir adam kıvırıyor da kıvırıyor. Kızın önünde karizma paramparça. Kız, her kim ise gerçekleri biliyor artık, hedefe ulaşıldı stop. Artık huzur içinde telefonu kapayabiliriz stop. Çok dramatik bir tablo. 3-5 kişinin ortasına atlayıp kavga edebilmekten çekinmeyen bir kültürün, yüzüne karşı konuşmaya güç yetirememesi gerçek bir travma.

Ölçümüz çok açıktır.

Bir kişinin

yüzüne karşı kuramayacağın

 bir cümleyi,

asla o yokken kurma.

O varken söyleyebiliyorsan da direk ona söyle zaten. Konunun muhattabı o. Yüzüne karşı iyi konuşmak zorunda da değilsin. Hakkında kötü konuşacaksan bunu da onun yüzüne söyle. Bu seni daha cesur bir insan yapar. Diğer türlü korkaklardan biri olursun. Varsın kavga çıksın. Kavga çıkmasını istemiyo musun? O zaman da ona karşı hem doğru hem de dürüst olacaksın. Seçim senin beyaz adam. Savaş mı barış mı çek çubuğunu.

Böyle bir prensip geliştir. Geliştirmekle kalma, bunu herkese kabul ettir. Sen çok kötü bir gıybet partner’ı ol. İnsanları çekiştirmek konusunda sen, çok tatsız tuzsuz bir seçim ol. Başkasına gitsin. Asla sana gelmesin. Senin evine çamurlu ayaklarıyla nasıl giremiyorsa kimse, yere tükürmeyi aklından geçirmiyorsa, şeytani yayınlar da yapılamayacak. Durmuyorsa, konuşmaya devam ediyorsa, “bunları bana anlatıyorsun, ben bunları ona iletmek zorundayım.” gibi şeyler söyle. Girme böyle muhabbetlere. Böylesi enerji bulutlarının içine girme. Uçak bile olsan yıldırım çarpar.

Tanrı’dan hakikati dillendirebilecek gücü iste.

Hakikat;

Doğrudan muhattabına karşı.

Bu yol dostlarım, kişiler katı dediğimiz insanların cayır cayır yandıkları o cehennemin belki de tek çıkış kapısıdır. Cennet’te kimsenin kimse hakkında kötü konuşmaya dermanı yoktur. Cennet iyilerin yurdudur. İyilerin hakkında iyi konuşanların yurdu. Oturduğun evi düşün. Kimbilir ne kadar kira veriyorsun. Ya da satın alırken ne kadar çok para ödedin. Belki de halâ kredi taksitlerini ödüyorsundur. Ne için peki bu çaba? Daha güzel bir çevrede yaşayabilmek için.

Görüp görebileceğin en lüks muhit, kişisel cennet yurdudur.

Yaşadığın ortamı daha güzel koltuklarla, yeni halılarla yada plazmalarla falan güzelleştiremezsin. O dört duvardaki titreşimlerin güzel titremesini sağlayacaksın. Duvarlarda hayrın, güzel düşüncenin, o tatlı frekansı yankılanacak. Başka yolu yoktur bunun. Voleyi vurursun, sınıf atlarsın, ama da sonra atladığın sınıfı da kendine benzetirsin. Sadece eşyanı değil, bunalımlarını da taşırsın o yeni eve.

Kişilerin, senin hayatını ilgilendiren bir takım zaafları varsa, bunları da teknik olarak ortaya koyarsın. Duyguya dönüştürmezsin. Teknik olarak ortaya koyar, tedbirini alır, yoluna devam edersin. Duygu, enerji boyutudur ve kalıcıdır.

 Aşkın, sevginin dışında

insan ruhuna iyi gelen duygu yoktur.

Bunu başarabiliyorsan, kendini ve etrafını, gıybetin negatif enerjisinden arındırabiliyorsan ikinci aşamaya geçiyorsun. Kendi beyninin duvarlarında, hiç kimsenin arkasından “düşünmemek”. Bu iki aşamayı geçtiğin zaman, Dona’nın hoşgeldin tabelası karşılıyor seni.

İyimserlik, kişisel cennettir.

Sevgiyle

buRAK özDEMİR

www.tanrinindogumgunu.com

Yorum Yaz